Tekel işçileri umudu büyütürken…
Tekel işçileri umudu büyütürken…
Tekel'in tütün işçileri 'dönmemek üzere' Ankara'ya geldiler. “Yoksul” ve “yorgun” olsalar da, tüm baskı ve tehditlere rağmen “yiğit”çe direniyorlar. “Nam”ları “deryaların ardına” gitti bile..
Kamu emekçilerinin 25 Kasım Grevi’nin ardından yükselen emek hareketine paralel olarak; baskı, şiddet ve antidemokratik uygulamalar da hız kazandı. 4 Aralıkta kepenk kapatan eczacılar, sözleşmeleri feshedilmekle tehdit edildi. Greve katılan 16 demiryolu çalışanı açığa alındı. Sadece geçtiğimiz 16 Aralık Günü; Ankara’da özlük hakları ve iş güvenesi için mücadele eden Tekel işçilerine, İstanbul’da işsiz kalmak istemeyen itfaiye emekçilerine, görevden uzaklaştırılan arkadaşları için grev yapan demiryolu çalışanlarına; biber gazı, tazyikli su ve coplu müdahalede bulunuldu. Sendikacılar gözaltına alındı, 30 demiryolu çalışanı daha görevden uzaklaştırıldı. “Orantısız güç kullanma” safsatasının ötesinde, bu müdahalelerin ‘ideolojik kin’ ve ‘düşmanca his’le yapıldığı görülüyor. Kış ortasında, emeğinden başka hiçbir şeyi olmayan, yıllarını zorluklarla geçirmiş Tekel işçilerine; su sıkmanın, yakın mesafeden gözlerine biber gazı boca etmenin ‘ideolojik düşmanlık’tan başka izahı olabilir mi? Emekçilere reva görülen bu zulüm, Kürtlerin yüzlerine kapatılan ‘açılım’ın emekçi versiyonu mudur yoksa?
TEKEL’in elinde kalan 56 Yaprak Tütün İşletmesinin de kapatılmasıyla; 12 bin işçi işsiz kalmak ya da kölelik şartlarında çalışmakla yüz yüze kaldı. Aralarında engellilerin de bulunduğu, çoğunluğu emeklilik sınırında bulunan TEKEL İşçileri, çocuklarının geleceği için direniyorlar aslında. Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta “Ayaklar baş olursa” diye ferman buyuran Başbakan, 25 Kasım Grevi’ni de ‘yasadışı’ ilan etmişti. Zorunlu Askerlik Yasası’nın uygulandığı ülkemizde “Askerlik, yan gelip yatma yeri değildir” diyerek asker cenazelerini “iş kazası” gibi göstermişti. Aynı Başbakan şimdi de Tekel işçilerini ‘Yatarak para almak’la suçluyor. Sermayeye aktardığı kaynakları unutarak “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirmem” diyor. Özlük hakları ve iş güvencesi için yapılan eylemi ise ‘provokatif’ bularak hedef gösteriyor. Ankara Valisi “provokasyon olacaktı” sözleriyle, yapılan saldırıyı adeta işçilere yapılmış bir lütuf gibi gösteriyor. Yakın mesafeden yedikleri gaz ve tazyikli su için ‘şükür’ etmeleri bekleniyor.
Tütün desteği kaldırılarak binlerce üretici işsiz bırakıldı. Tütün ithal edilerek tarımsal alan çökertildi. Sigara fabrikaları kapatıldı, işçiler depolara dolduruldu. “Yatarak para kazanma” suçlamasının zemini yaratıldı. Şimdi de köleliğe mahkûm edilmek isteniyorlar. Oysa çalışmak, üretmek ve insanca yaşamak istiyorlar. ‘Kendine Müslüman’ iktidarın, “İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz” hadisinden bile haberi yok anlaşılan.
Tekel İşçileri yalnız değildir
10 Aralık’ta Bursa’da 19 maden işçisi yerin derinliklerinde hayatını kaybetti. Tuzla “ölüm tersaneleri”nde bu yıl içinde 15 işçi daha “iş cinayeti” ne kurban gitti. İş güvenliği tedbirlerini aldırmayan, iş güvencesini ortadan kaldıran, ilkel çalışma şartlarını meşrulaştıran siyasi iktidar; sıra hak arama eylemlerine gelince aslan kesiliyor, emekçilerin tepesinde ‘gaz bulutu’nu eksik etmiyor. En masum eylemleri bile ‘meydan muharebesi’ne çeviriyor.
İşveren örgütleri ile birlikte “Kriz varsa, çare de var” kampanyalarına katılan, düşük ücrete çalışan üyelerine “Eve kapanma, sokağa çık” diyen, kriz bahanesi ile işverenle anlaşıp işçi ücretlerini % 35 aşağıya çeken Türk-İş; binasında kalan işçileri ‘sendikal faaliyetlere engel oldukları’ gerekçesiyle kapı dışarı etmekte tereddüt göstermedi. Aylardır Başkanlar Kurulunu bile toplamaktan aciz olan Türk-İş’in, direnen Tekel işçilerine sahip çıkmaktan daha önemli nasıl bir ‘sendikal faaliyeti’ olabilir ki? Elbette ki tüm bu yaşananlarda Türk-İş’in de günahı vardır. Zoraki alınan ‘1 saatlik grev’ ya da ‘AKP teşkilatlarına yürüme’ kararı da, bu günahları azaltmaya yetmeyecektir.
Bu yazı yazıldığında, Tekel işçileri eylemlerinin 15. günündeydiler. En uzun soluklu Ankara direnişinde; ayakta kalan, beton üzerinde yatan, yeterince beslenemeyen işçilerin sağlıklarının bozulduğu haberleri geliyordu. Birçoğu solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanmış, ayakları apse yapmış ya da tansiyon sorunları baş göstermeye başlamıştı. Direnişin mimarı kadınlar, soğuktan ve hastalıklardan daha fazla nasiplenmişti.
Tekel’in tütün işçileri ‘dönmemek üzere’ Ankara’ya geldiler. “Yoksul” ve “yorgun” olsalar da, tüm baskı ve tehditlere rağmen “yiğit”çe direniyorlar. “Nam”ları “deryaların ardına” gitti bile. Başbakan, çocuk kandırırcasına “Evinize dönün” diyor. Son haberler, izinleri biten ve raporlu olan işçilerin, işveren tarafından da kıskaca alındığı yönünde. İktidarıyla patronuyla, kurumlar arası işbirliği örneği sergileniyor. Eylemin direncini kırmaya yönelik tam bir ‘kuşatma’ uygulanıyor Ankara’da. Ancak eyleme her geçen artan toplumsal destek ve yaşanan emekçi dayanışması, bu kuşatmayı şimdiden kaldırdı bile.
4/C Zulmü
Türk-İş’in özelleştirme raporuna göre, 19892006 yıllarında başta Tüpraş, Petkim, Telekom, THY olmak üzere 70 kurum özelleştirildi. 21.676 işçi işinden oldu, büyük bir kısmı da 4/C statüsünde güvencesizleştirildi. Özelleştirmelerle lügatımıza giren 4/C kavramı, aslında kamuda uygulanmak istenen yeni bir istihdam modeli. 2004 yılında yürürlüğe giren 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4. maddesi (c) fıkrası ile geçici personel statüsünde; işçi ya da memur sayılmayan ‘ucube’ bir istihdam biçimi yaratıldı. 4/C’li personel, fazla mesai yapar ancak ek ücret alamaz. 500-600 TL arası düşük ücretlerle çalışır, yılda 2 ay zorunlu ücretsiz izne ayılır. 10 ayda bir sözleşmeleri yenilenir. Hizmet sözleşmesinin feshi halinde ihbar, kıdem v.b. tazminatlar ödenmez. Sendikaya üye olamaz, örgütlenemezler. Tayin, terfi ve özlük hakları yoktur. Devlet çatısı altında, her an kapının önüne konabilecek, iş güvencesiz mevsimlik işçidir onlar. Halen Türkiye’de 10 bini Milli Eğitim Bakanlığı’nda olmak üzere 21.000 den fazla 4/C’li bulunmaktadır. TEKEL işçilerinden kurbanlık koyun gibi ‘mezbahanın yolunu tutmaları, 4/C kölelik düzenine razı olmaları beklenmektedir. İsyanları bunadır.
1980’lerde 5 milyon 700 bin olan sendikalı işçi sayısının, bugün 800 binlere kadar düştüğü tahmin ediliyor. Toplu İş Sözleşmesi büyük oranda kamuda gerçekleştiriliyor zaten. 12 Eylül darbesinin yanı sıra; özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma, tabandan kopuk bürokratik sarı sendikal anlayışlar, sendikaların gücünü ve etkinliği giderek azalttı. Kamuda çalışan 2 milyon memurun toplu iş sözleşmesi hakkı zaten yok. 4/C statüsüyle kamudaki sendikal örgütlülük tamamen yok edilmek isteniyor. Kamuyu kar alanı ve ticari şirketleri olarak gören neoliberal zihniyet, dikensiz gül bahçesi yaratma derdinde.
TEKEL işçileri, kış ayazındaki direnişleriyle hepimizin yüreğini ısıtıyorlar. Zemheriyi bahara çeviriyorlar. Kadınlarıyla ve çocuklarıyla; sınıf mücadelesinin ne olduğunu dosta düşmana gösteriyorlar. Dimdik duruyorlar. ‘Yan gelip yatanlar’ın yapacağı iş değil bu, iktidar sahipleri de anlayacaklar. Nasırlı, kocaman elleri ve yürekleri olan işçilerin karşısında, kimsenin ayakta kalamayacağını görecekler. Elbette sevgiyi de öğrenecekler, “sanki kendi içer gibi” tütün saran parmaklardan.
Sendikaların “Yan gelip yatma” yeri olmadığını öğretiyorlar bize. Türk-İş’i kolundan tutup ayağa kaldırdılar işte, mücadeleye sürüklüyorlar. Emeğin, alın terinin, güvenli bir geleceğin, onurlu bir yaşamın mücadelesidir bu. Hepimizin kavgasıdır. Mücadeleye ‘her zamankinden daha çok’ ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde, topyekûn ayağa kalkmanın zamanıdır şimdi. Kamu emekçileri, işçiler, işsizler, köylüler, öğrenciler, ev kadınları, yoksullar yani bilcümle “yan gelip yatanlar” ‘genel grev’in tam zamanıdır. KESK, DİSK ve Türk-İş’e düşen ‘Genel Grev’i örgütlemektir. Gerisi laf-ı güzaftır.
Kadri Gönüllü: Hatay Tarım Orkam-Sen
Yazının Radikal Gazetesindeki Linki İçin TIKLAYINIZ




