Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

Grev, tehdit ve masumiyet

Grev, tehdit ve masumiyet!
Grev, tehdit ve masumiyet
25 Kasım uyarı grevi, dayanışma ve paylaşma kültürünü tekrar hatırlattı.
 
              25 Kasım grevi, ithamlara ve tehditlere rağmen Türkiye emek tarihinde yepyeni bir sayfa açtı. Haklılık temelinde kendi hukukunu yaratmış olan kamu emekçileri, halkın sorunlarını ve taleplerini de sahiplenen bir yerden mücadeleyi sürdürecek. 
             25 Kasım’da KESK’in ve Kamu-Sen’in çağrısıyla, Memur-Sen dışındaki diğer tüm konfederasyonların katılımıyla yaklaşık 1.5 milyon kamu emekçisi, “uyarı grevi” yaptı. “Toplu sözleşme ve grev hakkı” ana talebiyle gerçekleştirilen eylemde trenler çalışmadı, acil servisler dışında sağlık hizmetleri durdu, eğitim verilmedi. Kamu hizmetleri büyük oranda aksadı. Yüz binlerce emekçi alanlarda taleplerini haykırdı. Grevden bir gün önce Başbakan Erdoğan’ın, eylemin “yasal olmadığı” ve “yapanların neticesine katlanacağı” yönlü tehditleri de pek işe yaramadı. 1969 TÖS grevi ve 1989 Bahar eylemlerinden sonra en kitlesel grevdi belki de. Grevi işçi sendikaları, meslek odaları ve çeşitli sivil toplum örgütleri de destekledi. Bu grevin en dikkat çekici yanıysa halk desteğinin yoğunluğu ve eylemin coşkusuydu. Sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamusal hizmetlerin parasız olması, herkese iş ve güvenli bir gelecek, krizin yükünün yoksullara ödettirilmemesi talepleri, bu grevin halk nezdinde kabul görmesinin önemli etkenleriydi.
Grevli ve toplu sözleşmeli sendikal mücadeleyi fiili ve meşru zeminde yürüten KESK, son yedi yıldır “aldatmaca” dediği ‘toplu görüşme’lere katılmayarak alan eylemleri yapıyordu. Grevin sinyali geçtiğimiz Mayıs’ta verilmişti. 23 Haziran’da Ankara’da “TİS yoksa grev var” adı altında kitlesel bir eylem yapmıştı. Bu yıl 15 Ağustos’ta başlayan 9. Toplu Görüşmelere katılmamaları yönünde Memur-Sen ve Kamu-Sen’e çağrıda bulunmuş ancak olumlu yanıt alamamıştı.
               “Toplu görüşme” masalı
               Dünyanın hiçbir yerinde işverenin tek taraflı iradesine dayanan, pazarlıksız, yaptırımsız bir toplu görüşme sistemi yoktur. Tamamen “yerli malı” olan bu müthiş icadın çıkmaza girmiş olması hiç de şaşırtıcı değil. 2009’da yapılan son toplu görüşmelerden yüzde 4’lük zam oranının bile kabul görmemesi, “Uzlaştırma Kurulu” kararının ciddiye alınmaması, AKP iktidarının kamu emekçilerine yüzde 2,5’luk zammı reva görmesi, skoru baştan belli bir maçın olağan sonucudur. “Toplu Görüşme” sistemine başından beri karşı çıkarak “Toplu Sözleşme”de ısrar eden KESK, 25 Kasım grevinin de mimarı aslında.
               KESK’in bu grevi, bir zamanların “yandaş” sendikası milliyetçi Kamu-Sen ile gerçekleştirmesi tartışmalara yol açtı. Hukuken var olan grev ve toplu sözleşme hakkının, 4688 sayılı yasa ile “toplu görüşme” adı altında bertaraf edilmesinde Kamu-Sen’in de günahı olduğu biliniyor. Krize karşı “Eve kapanma, pazara çık” kampanyasına katılmış olması da tepkilerin merkezindeydi. Eylemin farklı kesimlerden destek görmesinde ve “yurt sathına “ yayılmasında bu birlikteliğin olumlu etkilerinin olduğu kanısındayım. Bu zorunlu birlikteliğin alanlarda yolları ayrılsa da, “Grev hakkının grev yapılarak kazanılacağı” inancını güçlendirdi.
                 Memur-Sen’in olmayan eylem programını gerekçe göstererek greve katılmaması, “sorun masada değil, yasada” söylemiyle toplu görüşme sistemine sahip çıkması, “hizmet sendikacılığı” iddiasıyla aslında “yandaş sendikacılık” yaptığı kanısını güçlendirdi. Başbakanın deyimiyle “yasal faaliyet”lere hapsolan bu sendikanın önümüzdeki süreçte çokça tartışılacağını düşünüyorum. AKP iktidarı döneminde bir sendikanın yüzde 900 büyümesi “hizmet sendikacılığı” ile açıklanacak bir durum değil. 25 Kasım’dan sonra, kamu sendikal hareketinde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, toplu görüşme masasına kimsenin oturmaya cesaret edemeyeceğini söylemek zor olmasa gerek.
                       ‘Ayakların grevi'
                 Grevin arifesinde Başbakan’ın bu eylemi yasadışılıkla suçlaması ve “neticesine katlanırlar” tehdidinde bulunması ibret vericiydi. “Yasallık” kavramı bu ülkede oldum olası hukukun, haklılığın ve meşruluğun değil, otoritenin ve iktidarın baskıcı bir argümanı olarak kullanılageldi. Bu söylem, aynı zamanda iktidar erkinin bir zamanların mazlumunu, bugünün zalimi haline nasıl getirdiğini de trajik bir şekilde ortaya koyuyor. İyi de, kendi yasalarından ve hukukundan habersiz bir başbakan olabilir mi? Türkiye’nin yıllar önce imzaladığı 87, 98 ve 151 sayılı İLO Sözleşmeleri ne diyor, açıp bakmaz mı insan? Bu sözleşmeler, kamu görevlilerine grev ve toplu sözleşme hakkı tanımıyor mu? Anayasanın 90. maddesine göre bu sözleşmeler iç hukuk statüsünde, uygulanması zorunlu yasalar değil mi? Sendikaları dernekleştiren 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’nda bile grev yasağından söz edilmiyor. Önceki yıllarda yapılan iş bırakma eylemlerinden dolayı açılan davalarda, Danıştay’ın sendikaların çağrısı üzerine bir gün işe gelmemin suç oluşturmayacağına dair kararlarından, Türkiye’nin mahkûm edildiği AİHM kararlarından, grev ve toplu sözleşme hakkının engellenmesinden dolayı Türkiye’nin İLO’nun kara listesine alınmasından bihaber olmanın neresi “yasal”dır peki? İç hukuku İLO sözleşmelerine göre düzenlemeyen gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin suç işlemesi, “hukuki” mi yoksa? Bu kadar meşru ve yasal olan bir demokratik eylemi tehdit etmek, hangi ‘açılım’a dalalettir?
               Grevinin ardından AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in eylemi “masum” bulmaması, “vatandaşın günlük hayatını ıstıraba dönüştürme” şeklinde yorumlaması, sendikaların bir “sitem” ve “nazları” varsa kendilerine yapabilecekleri beyanları, esasen mizahın konusu olmakla birlikte kısaca değinmekte fayda var. Hak aramak ne zaman masum oldu ki bu ülkede? Mutlaka altında bir hinlik ve kötü niyet arandı. Şaşırmıyorum. Aklımızın almadığı asıl konu, grevden dolayı vatandaşın sıkıntı çekmesini yadırgamasıdır. Grev, zaten üretimden gelen gücün kullanılarak iktidar üzerinde baskı oluşturmak değil mi? Grev kavramından bihaber olan Çelik’in, bu eyleme halkın yoğun desteğini “ıstırap” olarak değerlendirmesine ne demeli peki? “Sitem” ve “naz”ların kendilerine iletilmesi dileğini ise anlamak mümkün. Belki de akıllı-uslu yandaş sendikacılık tarifini çok görmemek lazım. Yıllardır toplu görüşme masasında paylaşılan “sitem”lerin çay muhabbetlerinde kaldığını bilmesek, daha çok “naz” yapardık ama bıçak kemiğe dayandı ne yazık ki!
Başbakan grevin ertesinde “Biz zaten Sami Evren’in, Başbakan’ın sözlerine baş eğmesini değil, hukukun önünde baş eğmesini bekliyoruz. Hukukun önünde baş eğmeyenler yasa önünde baş eğerler” sözleri ile bu eylemi “hukuksuz” olarak gördüğünü belirtti ve açıkça tehdit etti. Kamu emekçilerinin evrensel ve meşru hukukunu görmezden geldi. Emekçilere cephe açan bir iktidarın iflah olduğu tarihte görülmedi. Bu grevin “olmuş bitmiş şey” değil, daha büyük grevlerinin başlangıcı olduğu anlaşılacak elbette.
               25 Kasım grevi, ithamlara ve tehditlere rağmen Türkiye emek tarihinde yepyeni bir sayfa açtı. Haklılık temelinde kendi hukukunu yaratmış olan kamu emekçileri, halkın sorunlarını ve taleplerini de sahiplenen bir yerden mücadeleyi sürdürecek. Önümüzdeki süreç, sarı sendikal anlayışın mahkûm edileceği, yapay işçi-memur ayrımının fiilen aşılacağı, tüm ezilenlerin ortak mücadelesine biraz daha yakın görünüyor. 25 Kasım grevinin başarısı, “iki kişiden biri”nin oyunu almış iktidarın tehditlerine rağmen yapılmış olmasında değil sadece. Bu grevin asıl güzelliği, dayanışma ve paylaşma kültürünü bize yeniden hatırlatmasında. Masumiyet de bu değil mi zaten?
                                                                                                KADRİ GÖNÜLLÜ:Tarım Orkam-Sen Hatay Temsilcisi
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Şuan Bağlı
Yok
Hatay Haritası

hatay

Haberlere Abone Ol







Türkiye Otoyol Haritası
Otoyol