hatay eğitim sen

iş güvencemize sahip çıkıyoruz…

Konfederasyonumuz KESK, DİSK ile birlikte 17 Aralık 2015- 22 Ocak 2016 tarihleri arasında yürütülmek üzere  “Güvenceli İş, Güvenli Gelecek Haktır” adıyla imza kampanyası başlatılmıştır. Bütün işyeri temsilcilerimiz imza metninin aşağıdaki linkten indirerek işyerlerinde sendikalı sendikasız herkesin imzasına açmalıdır. Toplanan imzalar 23 Ocak 2016 tarihine kadar şubemize iletebilirler.

İş Güvencesi İmza Kampanyası

hatay eğitim sen

29 aralık grevi…

29 Aralık 2015 günü yapılan eylemle ilgili Eğitim Sen Merkez Yürütme Kurulu’nun aldığı karar ile KESK yürütme kurulunun aldığı karar,üyelerimiz için ifade tutanağı ile üyemiz olmamasına rağmen eyleme katılan arkadaşlarımız için hazırlanan ifade tutanağı aşağıda yayınlanmıştır..Okul müdürlüklerine ifade tutanaklarına ek olarak;eğitim sen yürütme kurulu eylem kararı ile kesk yürütme kurulu eylem kararı verilmelidir. Aşağıdaki linkleri tıklayarak karar ve ifade tutanağını indirebilirsiniz..

eğitim sen 29-Aralık-Eylemi-kararı

KESK-29 ARALIK EYLEM KARARI 

ÜYE OLANLAR İÇİN İFADE TUTANAĞI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ

ÜYE OLMAYANLAR İÇİN İFADE TUTANAĞI İNDİRMEK İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ..

Çise-Atalay

Amasya ya da Başka Bir Üniversite, Hiç Farketmez! Sindiremeyecek, Yıldıramayacaksınız!

Amasya Üniversitesi’nde okutman olarak çalışan üyemiz Çise Atalay, isimsiz bir ihbara dayanılarak dün üniversiteden gözaltına alınmış ve bugün mahkemeye sevk edilmiştir.

Yaşanan bu hukuksuzluğun gerekçesi olarak, üyemizin dersi kapsamında Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini dile getirmesi ve bu nedenle bir “öğrencinin” rahatsız olduğu iddia edilmektedir.

“Üniversiteler Üzerindeki Kirli Hesaplarınızın Farkındayız!” başlığıyla dün yaptığımız açıklamada söylediklerimiz, aradan birkaç saat geçmeden ne yazık ki teyit edilmiştir. Açıklamamızda,  “Polis kimi zaman asılan bir afişi ya da pankartı indirmek gerekçesiyle ya da AKP eleştiriliyor bahanesiyle, kimi zaman ise kampus içerisinde oluşabilecek “gerginlik” nedeniyle adeta üniversite içine yerleştirilmiş durumda. Üstelik sadece resmi kıyafetiyle de değil! Ders içeriklerini ihbar konusu yapan öğrenci kılığında, IŞİD destekçilerine göz yumabilen yönetici aklında, iktidara muhalif olanlara yönelen tehdit sözcüklerinin arkasında karşımıza çıkmakta.”diyerek bu duruma özellikle dikkat çekmiştik. Dolayısıyla yaşananlar tekil örnekler değil, üniversitelerde AKP’nin politikalarını eleştiren ve onaylamayan tüm üniversite bileşenlerinin hedef tahtasına koyulduğunun bir kanıtıdır.

Belirtmek isteriz ki bir dersin içeriğinde temel olan öğrencilerin, hükümetin,  üniversite yönetimlerinin onayladığı düşünceleri aktarmak, eleştirmemek, bu kişilerin keyfini ya da rahatsızlığını gözetmek değildir. Aksi halde akademik özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi en temel hak ve özgürlüklerden bahsetmek mümkün olmayacaktır! Hâlbuki üniversiteler, bilme arzusunun önünde engellerin olmadığı, bilimsel gerçeklik ile hakikatin çarpıtılmadan herkese karşı ileri sürülebilir ve savunulabilir olduğu, elde edilen bilginin toplumla özgürce paylaşıldığı kurumlar olmalıdır. Ancak gerçeklik ile olması gereken arasındaki mesafenin her geçen gün daha fazla açıldığının da bilinmesini isteriz.

Türkiye’de yaşam hakkı başta olmak üzere en temel hak ve özgürlükler bir bir ortadan kaldırılırken, akademik özgürlükler de payına düşeni almaktadır. Ancak her ne olursa olsun bu durum, hiçbir hakkımızın ortadan kaldırılmasını, engellenmesini ya da sınırlandırılmasını kabul edeceğimiz ve bu durumu içselleştireceğimiz anlamına gelmeyecektir. Bu nedenle ortada hukuksuzluk arayanlar öncelikle dönüp, üyemiz Çise Atalay’ın gözaltına alınmasına ve mahkemeye çıkarılmasına bakmalıdır.

Eğitim Sen olarak, üyemiz Çise Atalay’ın derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Başta üyelerimiz olmak üzere tüm eğitim ve bilim emekçilerini, sendikamız etrafında kenetlenmeye davet ediyoruz. Böylesine zor günlerden çıkış yolunun, paylaşım ve dayanışma gücümüzü artıracak yan yana gelişlerimizde, dolayısıyla daha güçlü örgütlenmekte saklı olduğunun bilinmesini istiyoruz.

hatay eğitim sen

teşekkür ediyoruz..

Bilindiği üzere 19 şubat 2013 tarihinde sendika üye ve yöneticilerine yönelik operasyon düzenlenmişti.Bu komplo sonucunda arkadaşlarımız yaklaşık 6 ay süren bir tutukluluk süreci yaşamışlardır.

28 Aralık 2015 pazartesi günün üye ve yöneticilerimizin yargılandığı Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesindeki 4.duruşma sonunda tüm üye ve yöneticilerimiz beraat etmişlerdir.

Bu süreçte bizi yalnız bırakmayan üye ve dostlarımıza,ailelerimize teşekkürü bir borç biliriz..Saygılarımızla

Hatay Eğitim Sen

NOT:Daha sonra süreci anlatan ayrıntılı bir açıklama yapılacaktır.

 

Nabi-Avcı

Sendikal Eyleme Ceza Verilemez!

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, bir televizyon programında yaptığı açıklamalarda en temel insan haklarına, sendikal hak ve özgürlüklere ne kadar yabancı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Bakan Avcı, “Okulda grev olmaz. Okul grev yapılacak iş yeri tanımına girmez. Dolayısı ile bu sendikal bir hak değil, sendikal bir eylem değil. Bunlarla ilgili soruşturmalarımız var. Bundan sonra olacaklar için de tedbirlerimiz var.” diyerek eğitim emekçilerine açıkça tehdit etmiştir.

Bakan Avcı’ya önerimiz, yeterince bilgi sahibi olmadığı konularda önce bakanlık birimlerine danışması, sonra açıklama yapmasıdır. MEB Hukuk Müşavirliği 27.02.2012 tarihinde, Muş’ta benzer bir iş bırakma eylemine katılanlara verilen cezalar ile ilgili Muş Valiliği’ne yazdığı resmi yazıda “sendikal faaliyet kapsamındaki eylemlere ceza verilemeyeceği”ni açık açık, tüm gerekçeleri ile belirtmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı gibi büyük bir kurumun başındaki bir ismin bu yazıdan haberdar olmaması mümkün değildir.

Kamu görevlilerinin, sendikalarının aldığı kararlar doğrultusunda toplu eylem hakkına sahip oldukları; uluslararası sözleşmelerde, insan hakları sözleşmelerinde, Anayasa ve mahkeme kararlarında hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde tanınmıştır. Bu konuda çok sayıda AİHM, Danıştay ve idari yargı kararı bulunmaktadır. Eğitim ve bilim emekçilerinin iç hukuk ve uluslararası hukukta güvence altına alınan demokratik haklarını kullanması asla suç olarak değerlendirilemez.

Anayasanın ‘Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma’ başlıklı 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” emredici hükmünü içermektedir. Bu düzenleme ile ILO Sözleşmesi’nin kanun hükmünde olduğu tartışmasızdır.

Yine Danıştay 12. Dairesi’nin 20 Aralık 2004 tarihli kararında “Sendikal faaliyet kapsamında bir gün göreve gelmemek fiilinin mazeret olarak kabulü gerektiğine vurgu yapılarak, öğretmenlerin bağlı bulunduğu sendikanın aldığı karar uyarınca bir gün göreve gelmemesi eyleminin sendikal faaliyet kapsamında olduğu” açıkça belirtilmektedir. Bakan Avcı’nın hangi konuların “sendikal eylem” kapsamında olduğunu Danıştay 12. Dairesi’nden daha iyi bildiğini kendisi dâhil hiç kimse iddia edemeyeceğine göre, iş bırakma eylemine katılan eğitim ve bilim emekçilerini tehdit etmesi ve okullara talimat vererek soruşturma açması açıkça “sendikal faaliyetleri engelleme” suçu anlamına gelmektedir. Anayasa ve insan hakları sözleşmeleri ile güvence altına alınan sendikal faaliyet hakkı Türk Ceza Kanunu ile de korumaya alınmış, TCK’nın 118. maddesinde sendikal faaliyetin engellenmesi yasaklanmıştır.

7–8 Aralık 2000 tarihinde, Fransa’da, Türkiye’nin de katıldığı Nice Zirvesi’nde karalaştırılan Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın ‘Toplu pazarlık yapma ve eylem hakkı’ başlıklı 28. maddesine göre; çalışanlar ve işverenler veya bunların ilgili kuruluşları, topluluk mevzuatı ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre uygun düzeylerde toplu sözleşmeler müzakere etme ve imzalama ve menfaat ihtilafı olması halinde grev eylemi dâhil olmak üzere kendi çıkarlarını korumak için ortak (toplu) eylem yapma hakkına sahiptir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi kapsamında, sendikal eylem ve etkinlikler nedeniyle verilen cezaları, sözleşmeye aykırı bulmuştur. KESK’e bağlı sendika üyelerinin başvurularında AİHM; AİHS’nin 11. maddesinin sendikanın yapacağı toplu eylemler yoluyla, sendika üyelerinin mesleki çıkarlarını savunma özgürlüğünü güvence altına aldığını, sendika üyeleri tarafından gerçekleştirilecek olan bu eylemlere taraf devletlerin izin vermesi gerektiğini, 11. maddede grev yapma hakkı açık bir şekilde ifade edilmemişse de bu hakkın tanınmasının, en önemli sendikal haklardan biri olduğunu, genel bir grev yasağının Sözleşmenin 11. maddesinin ihlali anlamı taşıdığını, sendika üyelerinin grev ve eylemlere katıldıkları için disiplin cezası ile cezalandırılmalarının sendikal hakları kullanmaya yönelik caydırıcı bir niteliğe sahip olduğunu, yasaklama ve engellemelerin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını tespit etmiştir. (Karaçay – Türkiye,  Satılmış ve Diğerleri – Türkiye,  Urcan ve Diğerleri – Türkiye, KESK üyesi Enerji Yapı Yol Sen – Türkiye)

Sendikamızın daha önce yaptığı pek çok eylem, etkinlik ve iş bırakma Danıştay ve İdare Mahkemeleri tarafından da yasal ve meşru kabul edilmiştir. Danıştay kararları; sendikaların yetkili kurullarınca alınan üretimden gelen güçlerini kullanma çağırısına uyarak, sendikal faaliyet kapsamında göreve gelmeme fiilinin mazeret olarak kabulünün gerektiği yönündedir. Danıştay bu etkinlikler nedeniyle göreve gelmemenin disiplin cezası ile cezalandırılmasını hukuka uygun bulamamıştır. (Danıştay 1. Daire E.2001/3307, K.2001/4415, Danıştay 12. Dairesinin E.2004/4643, K.2005/313, Danıştay 12. Dairesinin E.2005/5767, K.2008/225,) DANIŞTAY İŞ BIRAKMALARI SENDİKAL İZİN, MAZERET İZNİ olarak değerlendirmiştir.

KESK tarafından alınan kararlar gereği değişik tarihlerde gerçekleştirilen uyarı grevleri ve iş bırakma kararlarına uyarak işe gitmeyen sendika üyelerine verilen disiplin cezalarının tamamı iptal edilmiştir.  En son 28-29 Mart 2012 tarihinde gerçekleştirilen iki günlük iş bırakma eylemine katılanlar hakkında verilen disiplin cezalarını hatırlatmak yerinde olacaktır.

Üyesi bulunduğu sendikanın aldığı karara uyarak yapılan iş bırakma eyleminin temel hak ve özgürlükler kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, yasalar, genelgeler, yargı kararları ile güvence altına alındığı açıktır. Bu nedenle sendikasının kararına uyan sendika üyelerine ceza verilemez.

hatay eğitim sen

İş Sağlığı ve Güvenliği Taahhütnamesi Hakkında Duyuru

 

Bilindiği gibi 6331 sayılı “İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu” 01.07.2016 tarihinden itibaren bütün kamu kurum ve kuruluşlarında uygulamaya başlanacaktır. İşyerlerinde çalışanlara yönelik olarak, bütün sorumluluğu emekçilere yükleyen nitelikte “İş sağlığı ve güvenliği taahhütnamesi” imzalatılmak istendiğine dair çok sayıda şikâyet gelmektedir. Sendikamız bu konu ile ilgili olarak bir karar almış ve “İş Sağlığı ve Güvenliği Taahhütnamelerini İşyerlerinde Bütün Sorumluluğu Sadece Emekçilere Yüklediği İçin İmzalamıyoruz!”şeklinde bir açıklama metni hazırlamıştır.

metin için aşağıdaki linkleri tıklayınız

İş-Sağlığı-ve-Güvenliği-Taahhütnamesi-hk

İSG-Talimat-ve-Taahhütname-Örneği

64.-hükümet

64. Hükümet, Eğitimin Sorunlarını Daha Da Derinleştirmeyi Hedefliyor!

 

25 Kasım 2015 tarihinde Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından okunan 64. Hükümet Programı ile diğer alanlarda olduğu gibi eğitim ve yükseköğretim alanında geçtiğimiz yıllarda yaşanan ticarileştirme ve özelleştirmelerin durmaksızın süreceği ilan edilmiş, 10 Aralık 2015’te ise “64. Hükümet 2016 Eylem Planı” ile bir yıl içinde eğitimde yapılması planlanan kısa vadeli hedefler belirlenmiştir.

Tıpkı önceki hükümet programları gibi, 64. Hükümet Programı’nda da eğitimin acil çözüm bekleyen sorunları büyük ölçüde göz ardı edilmiş ve eğitimde bütün göstergeler alarm vermesine rağmen “pembe tablo” söylemleri sürdürülmüştür. AKP hükümeti, eğitime ilişkin hedefleri ile bir taraftan kamusal eğitimi tamamen tasfiye etmeyi amaçladığını bir kez daha ilan etmiştir.

64. Hükümet Programı’nda yer alan “Nitelikli Eğitim” başlığı altında “İktidarlarımız döneminde eğitim alanındaki temel altyapı ve erişim sorunlarını büyük ölçüde çözdük” denilerek milyonlarca öğrenci, öğrenci velisi ve sayıları 1 milyonu bulan eğitim ve bilim emekçileri ile resmen dalga geçilmektedir.

Eğitime bütçeden ayrılan pay rakamsal olarak artarken, son 13 yılda eğitim yatırımlarına ayrılan payın yarı yarıya azalmış olması, okullara gönderilen yetersiz ödenekler, fiziki donanım eksikliklerinin her geçen yıl artmasına neden olmuştur. Yıllardır okullar kendi ekonomik imkânlarını yaratmaya zorlanmakta, öğretmenler, öğrenci ve velilerle para toplama ilişkisine girmek zorunda bırakılmaktadır. Türkiye’de her dört okuldan üçü, en temel harcamalarında ödenek (yakacak, elektrik, doğalgaz, su vb.) sıkıntısı çekmektedir. Özellikle ilk ve orta dereceli okullarda ödenek yetersizliği nedeniyle fiziki altyapı ve donanım sorunları bulunmaktadır.

64. Hükümet Programı ve 2016 Eylem Planı’ndaki eğitime ilişkin hedefleri ana başlıklar halinde ele almak gerekirse;

Hükümetin “Değerler Eğitimi” Algısı ve Pratiği Sorunludur

Hem 64. Hükümet Programı, hem de 2016 Eylem Planı’nda yer alan “Toplumsal değerlerimizin daha fazla özümsenmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması için değerler eğitiminin, eğitim ve öğretim sisteminin bütü­nünde yer alması sağlanacaktır” ifadesi ilk bakışta normal değerlendirilebilecek iken, hükümet ve MEB’in “değerler eğitimi” ifadesi ile sadece “dini değerleri” anladığını okullarda yaşanan örnekler göstermektedir.

MEB, okullarda çeşitli dini vakıf ve derneklerle işbirliği ile belli bir dinin (İslamiyet), yine belli bir mezhebinin (Sünni/Hanefi) değerlerini tüm öğrencilere “değerler eğitimi” adı altında dayatmaya çalışmaktadır. Oysa yapılması gereken insanlık tarihi içinde ortaya çıkmış ve tüm insanlık için aynı anlama gelen temel evrensel değerlerin (saygı, sevgi, barış, kardeşlik, dayanışma, sorumluluk, vb.) okullarda öğretilerek, öğrencilerde davranış haline gelmesinin sağlanmasıdır. Evrensel özellik gösteren, farklılıklara duyarlı olan, doğrudan bilgilendirici ve çocukların davranışlarını olumlu etkileyen değerlerin çocuklara öğretilmesi gerekmektedir.

Eğitimde Müşteri Odaklı “Kalite” Değil, İnsan Odaklı “Nitelik” Önemlidir 

64. Hükümet Programı ve 2016 Eylem Planı’nda yer alan “Eğitimde kalite en öncelik verdiğimiz alanlardan biri olacaktır. Bu kapsamda ‘Eğitimde Kalite Seferberliği’ni başlatarak, ‘Eğitim Kalite En­deksi’ hazırlayacağız” ifadesi, iktidarın temel bir insan hakkı olan eğitim hakkına nasıl piyasacı ve rekabetçi bir bakış açısıyla yaklaştığını göstermektedir.

Kalite; “Müşterilerin istek ve beklentilerine uygun üretim” anlamına gelmektedir. Herhangi bir alımında kaliteden bahsedildiğinde, ortada hem alınıp satılabilen bir mal (meta) hem de alım satım ilişkisinin tarafı olan “satıcı-müşteri” ilişkisinin olması gerekir. Eğitim kurumları “mal üreten” değil, insan yetiştiren kurumlardır.

Hükümetin “Eğitimde Kalite Endeksi” oluşturmaktaki amacı, eğitim hizmetlerinde yaşanan ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarının artarak süreceği ve eğitimin tamamen piyasa ilişkilerinin içine çekileceğinin itirafıdır. Okulların giderek birer “şirket” gibi yönetildiği, eğitim faaliyetlerinin “ticari işletme” mantığıyla yürütülmeye devam edileceği 64. Hükümet Programı ve 2016 Eylem Planı’nda açıkça belirtilmektedir.

Hükümetin “Tam Gün Eğitim” Hedefi Gerçekçi Değildir

64. Hükümet Programı’nda yer alan “Okullarda ikili öğretime son verme hedefi doğrultusunda, tüm okul­larımızda tam gün eğitim-öğretime geçilmesi için yeter sayıda derslik inşasına devam edeceğiz” ifadesi aşırı iyimser bir temenni olmaktan ileri gitmemektedir.

Türkiye’de özellikle 4+4+4 sonrasında yaşanan okul dönüşümleri sonucunda ikili eğitimde belirgin bir artış olmuş, tam gün olması gereken okul öncesi eğitimde bile “ikili eğitim” zorunluluğu getirilmiştir. Hükümetin okullarda tam gün eğitime geçilmesi hedefi bu nedenle gerçeklikten uzaktır.

‘Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi’ ile Ne Amaçlanıyor? 

64. Hükümet Programı ve 2016 Eylem Planı’nda yer alan bir diğer vaat, Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi’nin hazırlanmasıdır. MEB daha önce bu konuda kapsamlı bir taslak çalışması yapmış, eğitimde piyasa değerlerini temel alan taslak çalışmasına ilişkin sendikamız tarafından kapsamlı bir değerlendirme raporu hazırlanıp kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Türkiye’deki istihdam politikalarının geleceğini belirleyeceği iddia edilen ve çalışma yaşamının tüm alanlarında esnek, güvencesiz ve angarya çalışmayı hedefleyen “Ulusal İstihdam Stratejisi”nin ardından, öğretmen yetiştirme sistemi ve öğretmen istihdamını günümüzün piyasa değerleri olan “rekabet”, “verimlilik”, “akreditasyon”, “performans”, “stratejik hedefler” vb. gibi kavramlar üzerinden şekillendirmek amacıyla, MEB tarafından 2013 yılında “Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi Taslağı” hazırlanmıştır. Başından sonuna piyasacı bir dille hazırlanan ve öğretmen yetiştirme ve eğitim yönetiminde “piyasanın ihtiyaçları”na vurgu yapan ‘Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi’nin yeniden gündeme getirilmesi dikkat çekicidir.

Eğitimde yaşanan yoğun ticarileştirme ve özelleştirme uygulamaları, bu alandaki istihdam biçimlerinin hızla esnekleşmesini, bu hizmetlerin “piyasa ihtiyaçları” gözetilerek yürütülmesini beraberinde getirmiştir. Hükümet ve MEB’in öğretmen yetiştirme ve eğitim yönetiminde yaşanan sorunların asıl nedenlerini sorgulamak yerine, eğitim sistemini “piyasanın ihtiyacı”nı gözeterek ele alması, eğitimde yaşanan çürümenin artarak süreceğini göstermektedir.

Eğitimde Finansman Çeşitliliğini Arttırmaktan Kasıt Kamu Finansmanının Payını Azaltmak

Hükümet programında yer alan “Eğitimin finansman kaynaklarını çeşitlendirip artıracağız. Bu kapsam­da, eğitimin finansmanında özel sektörün payının artırılması yönünde kamu-özel ortaklığı gibi yeni arz ve işletim modellerinin kullanılmasını sağlayacağız.” ifadesi ile yıllardır fiilen uygulanan kamu kaynaklarının özel okullara “teşvik” olarak aktarılması uygulamasına devam edileceği belirtilmektedir. 2008’den bu yana özel okullara aktarılan kamu kaynağı miktarı 10 milyar TL’ye ulaşmış durumdadır.

Eğitimde kamusal boyutu gerileterek piyasacı zihniyeti öne çıkarmaya yönelik faaliyetler arasında önem taşıyan bir diğer önemli boyut, kamu-özel ortaklığı faaliyetleri aracılığıyla okullarda kamusal finansmanın özel kesimden, şirketlerden sağlanan finansmanla yer değiştirmesine yönelik çabalardır. FATİH projesi, 33 ilde yapılması planlanan eğitim kampüsleri vb. gibi uygulamaların temelinde kamu kaynaklarının özel öğretime aktarılarak, eğitimin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi hedefi bulunmaktadır.

AKP iktidarları döneminde eğitim bütçesi rakamsal olarak artmış gibi görünse de eğitim yatırımlarına ayrılan pay yarı yarıya azaltılarak, eğitimin finansmanı ağırlıklı olarak halkın sırtına yıkılmaya çalışılmıştır. Halkın cebinden yaptığı eğitim harcamalarında son 13 yıl içinde 5 kattan fazla artış yaşanmış olması, devletin eğitime ayırması gereken kamu kaynaklarını özel okullara aktarmasının somut bir sonucu olarak karşımızda durmaktadır.

Mesleki Eğitim Adım Adım Piyasaya Devrediliyor

64. Hükümet Programı ve 2016 Eylem Planı’nda yer alan mesleki eğitime ilişkin hedefler, bugüne kadar mesleki ve teknik eğitimi özel sektörün ihtiyaçları doğrultusunda düzenleme ve özel meslek liselerine yönelik kaynak transferinin artarak süreceğini göstermektedir.

Hükümet programında mesleki ve teknik eğitime ilişkin olarak “Meslek liselerinde özel kesimin katkısını artıracağız. Kamu-özel kesim işbirliği ile meslek liselerini ve meslek yüksekokullarını yeniden yapı­landıracağız”, “Şirketlerin sektörlerine yönelik özel mesleki ve teknik eğitim okulu açabilmeleri için düzenleme yapacağız” hedefleri ile 2016 Eylem Planı’nda yer alan “Mesleki ve teknik eğitim kurumlarının yönetim yapısına, iş piyasası aktörleri ve sektör temsilcileri dâhil edilerek sektörün mesleki ve teknik öğretimi yönlendirmedeki etkisi artırılacaktır” hedefinin tek anlamı, mesleki ve teknik eğitimin büyük ölçüde piyasa aktörlerinin denetimine bırakılacağıdır. Mesleki ve teknik eğitimde uygulamaya daha fazla önem verileceğinin belirtilmesinden, mesleki ve teknik eğitimde “staj sömürüsü” uygulamasının “piyasa aktörleri”nin istekleri doğrultusunda yaygınlaştırılacağı anlaşılmaktadır.

Sonuç

64. Hükümet programı eğitime ilişkin bugüne kadar atılan adımlar ile önümüzdeki dönemde yapılacaklar açısından önceki yıllardan farklı bir şey söylememektedir. 13 yılı aşkın bir süredir tek başına iktidarda olan AKP’nin Türkiye’nin tüm sorunları konusunda olduğu gibi, eğitim konusunda da “Yaptıklarını yapacaklarının teminatı” olarak görmek gerekmektedir.

AKP’nin eğitimi ve yükseköğretimi ticarileştirme ve bir bütün olarak eğitimi özelleştirme politikalarına karşı tüm eğitim ve bilim emekçilerini, kamusal eğitim hakkı elinden alınan çocuk ve gençlerimizi, onların ailelerini birlikte ve örgütlü hareket etmeye kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim mücadelemizi ortaklaştırmaya çağırıyoruz.

17 aralık -17.12.15

Vicdanlarda AKlanmayan 17-25 Aralık Yolsuzluk Ve Rüşvet Operasyonunu Unutmadık!

Dört Bakanın, çocuklarının yanı sıra iktidara yakın pek çok kişinin adının karıştığı 17 -25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun üzerinden iki yıl geçti.

AKP iktidarı kamu kaynaklarının kimlere ve nasıl talan ettirildiğinin tüm çıplaklığı ile ortaya çıktığı operasyonların üzerini kapatmak için elinden geleni yaptı. Yolsuzlukların üzerinin örtülmesi için devlet kurumları, kadroları ve yasalar adeta hallaç pamuğuna çevrildi. Sonuçta takipsizlik kararı verilen “soruşturmalarla”  hükümet mensuplarının, ailelerinin ve hükümeti destekleyen kişilerin karıştığı büyük yolsuzluklar ‘AKlandı!’.

Suçu “ne istediler de vermedik” dedikleri, 11 yıl boyunca ortak çalıştıkları cemaate atıp,17-25 Aralık operasyonları sonucunda açılan davaların dosyalarını kapatanlar ortaya saçılan pisliği unutturacağını sanıyor.

Ama bizler,  işçiye emekçiye gelince ‘kaynak yok’ diyenlerin, milyonlarca yurttaş açlık sınırı altında yaşarken ülke kaynaklarını kimlerle, nasıl yağmaladığını ortaya çıkaran 17-25 Aralık operasyonlarını unutmadık. Bizlerden alınan vergilerin, maaşlarımızdan çalınanların saklandığı çelik para kasalarını unutmadık.

Diğer taraftan özelleştirmeler, taşeronlaşma,  güvencesizlik, yoksulluk, adaletsiz gelir paylaşımı, vergi adaletsizliği, savaş ve polis devleti uygulamaları ile yolsuzluk ve çürümüşlük üreten düzen ayakta tutuluyor. Bu düzenin ekonomi programı ve arkasındaki zihniyet ise yolsuzluğu, rüşveti ve rantı daha da büyütüyor.

Bu yolsuzluk, rüşvet ve rant düzenini garanti altına almak için ihale yasaları yüzlerce kez değiştiriliyor, yargı kararları takılmıyor, Sayıştay denetimi devreden çıkarılıyor, işçilerin, emekçilerin, yoksullaştırılmış halkın değil bir avuç sermayedarın-patronun çıkarlarını temel alan bütçeler hazırlanıyor. İşçilerin, emekçilerin kazanılmış tüm haklarını, kıdem tazminatlarını, iş güvencelerini ortadan kaldırmayı hedefleyen saldırılar “reform” adı altında sürdürülüyor.

Bu nedenle, sadece üstünü kapatarak AKladıklarını , ‘sıfırladıklarını’ sandıkları 17-25 Aralık değil,  bugün daha da büyütülerek devam eden yolsuzluk, rüşvet ve rant düzeni de halkın vicdanında çoktan mahkum olmuştur.  Gündem değiştirme çabaları, algı operasyonları, tehdit ve baskılar, 12 Eylül anayasası başta olmak üzere anti demokratik yasaların ve hukuksuzluğun arkasına sığınma bu gerçeği değiştiremeyecektir.

KESK olarak sadece 17-25 Aralık’ın değil, işçilere, emekçilere, demokrasi mücadelesi verenlere karşı işlenen tüm suçların hesabının verilmesi için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.

cocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escortcocuk escort